#20 Liseden nasılsa arkadaşı
var diye üniversiteden arkadaş edinmeyen erkek.
Ona göre en makbul dostluk, çocukken kurulur. Bakkaldan alınmış, yumurta biçiminde açık mavi bir lastik top peşinde koşarken. Veya üstüne basılmış bir kola kutusuyla hoca sınıfa girmeden önce alelacele maç yaparken. Tarihçiye karşı sıra arkadaşının çektiği kopyayı ele vermezken; öğle tatilinde okul yakındaki büfenin arkasında sigara içerken. Bıyıkları yeni terlemiş, leş gibi kokar ve eş çirkinlikteyken. En can dostluk, ortak noktaların en ilkel olduğu dostluktur. Ortaokul-lise arkadaşları bu yüzden hesap-kitapsız, delikanlıdır.
Üniversiteye giriyor. Sınıftakilerin hepsi olgun, koca adam. Hiçbirini görmedi beton okul bahçesinde basket topunu çenesine yiyip de ağlarken. İstiklal Marşı için toplanılmış bir Cuma töreninde gülüyorlar diye Atatürk büstünün oraya çıkartılıp rencide edilmedi ki bu adamlarla. Kendiliğinden, oldum olası sakallı, bıyıklı adamlar bunlar sanki. Ne takma isimlerini bilir, ne İngilizce’deki kötü telaffuzlarını. Ne kırdığı kemikleri, ne taze gönülleri.
O yüzden her haftasonu buluşuyor liseden arkadaşlarıyla. Eskiden kalma alışkanlığa itaat ediyor; cadde boyu yürüyüp, geri geliyorlar beraber. Liseden kız arkadaşlarının evlenme hikayelerini umursamaz tonla anlatıyor, gülüyorlar. “Bilemedik böyle güzel olacağını, tüh, yoksa kaçmazdı elden” diye göstermelik dertleniyorlar.
Ortaokulda filizlenmiş liderliğiyle, grubun başı hala aynı adam. En az okumuşu, en az iş becermişi o bile olsa, birbirlerine bakınca öğretmenin not defterindeki fotoğrafları gördüklerinden bu düzen bozulmuyor. Birer kız ehlileştirip, tüm kullanım haklarını alana dek Cumartesiler, yetişkin bedenine hapsolmuş bu ortaokul çocuklarının voltalarıyla altlarından akıp gidiyor.